B Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Korkudan yüzünden kan çekilmek, yüzü sapsarı olmak.

Benzine kan gelmek : İyileşmek, canlanmak.

Berabere kalmak: Bir oyunda her iki tarafın da aldığı sayılar eşit olmak, yenişememek.

Bereket versin (bereket ki, bereket versin ki) : -1. “Tanrıya şükür ki.” anlamında yaşanılan kötü bir durum için söylenir. -2. “Tanrı size bol para versin.” anlamında iyi dilek sözü.

Besledik büyüttük danayı, (şimdi) tanımaz oldu anayı: “0 kimseyi biz yetiştirdik, bu hale getirdik, şimdi yüzümüze bile bakmıyor.” anlamında.

Beş aşağı beş yukarı: Yaklaşık olarak; üç aşağı beş yukarı.

Beş beter: Çok kötü.

Beşik kertme nişanlı (beşik kertiği) : Daha beşikte iken ailesi tarafın dan nişanlanmış.

Beşinci kol: Düşmanla iş birliği yaparak ülkeyi içten çökertmeye çalı şan örgüt.

Beş kardeş (yemek): Tokat (yemek).

Beşlik simit gibi kurulmak: Önemli bir kişiymiş gibi kasılarak oturmak.

Beş para etmez : “Hiçbir değeri yoktur.” anlamında.

Beş paralık etmek (birini) : Ayıplarını söyleyip onu küçük düşürmek.

Beş paralık olmak: Ayıpları ortaya döküldüğü için küçük düşmek.

Beş parasız : Yoksul, parasız.

Bet bet bakmak: Kötü bir şey yapacakmış gibi bakmak.

Beterin beteri: En kötü sanılandan daha kötü olan şey için söylenir.

Beti benzi kalmamak (atmak, uçmak, kireç kesilmek): Korku, üzüntü vb. nedeniyle yüzünden kan çekilmek; benzi atmak.

Beti bereketi olmamak (kaçmak) : -1. Yiyecek çabuk tükenir olmak. -2. Paranın satın alma gücü düşmek.

Bey devesi (danası) gibi yan gelip geviş getirmek : Hiçbir işe el sürmeden keyfince yiyip içmek, yaşamak.

Bey gibi yaşamak: Bolluk içinde yaşamak.

Beyhude yere : Boş yere, gereği yokken, boşu boşuna; yok yere.

Beyin göçü: Özellikle az gelişmiş bir ülkenin yetişmiş, nitelikli bilim adamlarının çalışmak üzere gelişmiş ülkelere gitmesi olgusu.

Beyin yıkamak : Çeşitli yöntemler uygulayarak birisini belirli bir düşünceyi benimsemeye zorlamak.

Beyin yormak : Bir konu üzerinde çok düşünmek; kafa yormak.

Beylik söz: Herkesçe kullanılan, basmakalıp söz.

Beyni atmak: Çok kızmak; tepesi atmak.

Beyni bulanmak (uyuşmak): Sersemlemek, sağlıklı düşünemez duruma gelmek.

Beyninden vurulmuşa dönmek : Kötü bir haber alıp, hiçbir şey düşünmeyecek duruma gelmek.

Beyni sulanmak : Bunamak, sağlıklı düşünebilme gücünü yitirmek.

Bezginlik gelmek (birine bir şeyden) : 0 şeyden yorulmak, bıkmak, usanmak.

Bıçak kemiğe dayanmak : Sıkıntı, zahmet, artık dayanılamayacak bir duruma gelmek.

Bıçak sırtı: -1. Çok az (fark, zaman), -2. Çok yakın (aralık).

Bıkkınlık gelmek (birine) : Ondan bıkmak, usanmak, bunalmak.

Bıkkınlık vermek (bir şey birine) : Bir şeyi tekrarlaya tekrarIaya karşısındakini usandırmak.

Bıyığı (bıyıkları) terlemek : Bıyığı yeni çıkmaya başlamak.

Bıyık altında gülmek : Birinin içinde bulunduğu duruma alay ederek, belli etmeden gülmek.

Bıyık bırakmak : Bıyıklarını kesmeyip uzatmak.

Biçilmiş kaftan : Bir işe, kimseye en uygun , en elverişli olan.

Bildiğinden şaşmamak: Hiçbir şeyden etkilenmeyip, doğru saydığı davranışını sürdürmek. (Kars. Gürültüye pabuç bırakmamak.)

Bildiğini okumak (yapmak): Başkalarının sözüne kulak asmadan istediği gibi davranmak.

Bile bile : Bilerek, isteyerek; kasıtlı olarak, kasten.

Bile bile lades : Aldandığını bildiği halele hiç itiraz etmeme, bunu kabul etmiş görünme.

Bileğine güvenmek : Kendi gücün, bilgisine, yeteneğine güvenmek,

Bileğinin hakkıyla : Kendi çalışması ve gücüyle.

Bilincine varmak (bir şeyin) : O şeyi iyice anlamak, kavramak; gerçekliğini görmek.

Bilir bilmez: Yarım yamalak bilerek; eksik bilgi ile.

Bilmezlikten (bilmemezlikten) gelmek: Bilmiyor görünmek.

Bilmiyorsun (bilmediğin) bu boku, git mektebinde oku : “Mademki bu şeyi bilmiyorsun, niçin uğraşıp duruyorsun? Bari öğren, sonra gel, uğraş.” anlamında.

Binde bir: Çok seyrek olarak; nadiren.

Bin dereden su getirmek : Birini kandırmak için bir yığın gerekçe ileri sürmek, aldatıcı sözler söylemek; kırk dereden su getirmek.

Bindiği dalı kesmek: Yarar sağladığı bir şeyi ortadan kaldırmak, kendisi için zararlı duruma getirmek.

Bini aşmak : Çok fazla olmak.

Bini bir paraya : Pek çok, bol.

Binin yarısı beş yüz (o da bizde yok) : “Tasalanmana gerek yok.” anlamında avutma sözü.

Bin kat: Başka şeyle karşılaştırılamayacak ölçüde çok.

Bin pişman olmak: Yaptığı şeyden çok pişman olmak.

Bin tarakta bezi olmak : Çok şeyle uğraşmak.

Bin yaşa : Çok yaşa anlamında.

Bir abam var atarım nerede olsa yatarım : “Yalnız yaşayan bir kimseyim, basit bir yaşama tarzım vardır, her yerde kalabilirim.” anlamında.

Bir ağızdan : Hep birlikte, beraberce.

Bir âlem : Kendine özgü şaşırtıcı nitelikleri olan

Bir an önce (evvel) : Olabildiğince çabuk.

Bir ara (aralık) : 1. Bir süreç içindeki kısa bir süre; 2. Eskiden, eski bir zamanda.

Bir araba laf: Bir yığın gereksiz, yersiz söz.

Bir araya gelmek : Toplanmak; buluşmak.

Bir araya getirmek: 1. Derlemek, toplamak. 2. Birleştirmek.

Bir arpa boyu yol gitmek : Önemsiz denecek kadar az ilerleme sağlamak.

Bir aşağı bir yukarı (dolaşmak, yürümek) : Amaçsızca, bir yerde oradan oraya (dolaşmak, yürümek vb.)

Bir atımlık (atım) borutu olmak (kalmak) : Bir konuda yapabileceği pek az şey kalmak; gücü, olanakları tükenmeye başlamak.

Bir ayağı çukurda (olmak) : Çok yaşlanmış (olmak); ölüme epeyce yakın (olmak).

Bir bakıma : Değişik bir görüşe göre, başka bir yönden bakılırsa.

Bir baltaya sap olmak : Belirli bir iş tutmak, bir meslek sahibi olmak.

Bir bardak suda fırtına koparmak : Önemsiz denecek kadar küçük bir sorunu büyütüp, kavga konusu yapmak.

Bir başına : Yalnız olarak, yanında hiç kimse bulunmadan.

Bir baştan (uçtan) bir başa (uca) : Bir yerin bir sınırından öbür sınırına kadar.

Bir ben bilirim, bir de Allah : “Çektiğim sıkıntı ve üzüntüleri ben ve Allah’tan başka kimse bilmez.” anlamında.

Bir bildiği olmak : Kendine göre bir düşüncesi olmak.

Bir bir: Teker teker, ayrı ayrı.

Birbirine düşmek : Aralarında anlaşmazlık çıkmak.

Birbirine girmek: 1. Kavga etmek. 2. Heyecanla oraya buraya koşuşmak.

Birbirinin gözünü oymak : Aralarındaki geçimsizlik nedeniyle kavga etmek.

Birbirini yemek : Sürekli kavga etmek, anlaşmazlık içinde olmak.

Bir bu eksikti: “Dertler, sorunlar yetmiyormuş gibi şimdi bir de bu çıktı.” anlamında.

Bir çırpıda : Çabucak, çok kolay biçimde.

Bir çift söz : Birkaç söz.

Bir çuval inciri berbat / murdar etmek : Yolunda giden bir işi, yanlış bir hareketle ya da sözle bozmak.

Bir dediği bir dediğini tutmamak : Söyledikleri birbirine uymamak, tutarsız konuşmak.

Bir dediğini (söylediğini) iki etmemek (ikiletmemek): Onun her istediğini yerine getirmek.

Bir dediği iki olmamak (edilmemek): Her isteği yerine getirilmek

Bir dereceye kadar: Makul bir ölçüye kadar, belli bir noktaya kadar; nispeten.

Bir deri bir kemik (kalmak) : Vücutça çok zayıf (düşmek), zayıflamış (olmak).

Bir dirhem bal için bir keçiboynuzu çiğnemek : Faydası az zahmeti çok bir işle uğraşmak.

Bir dizi: Birçok, bir yığın.

Bir dokun bin ah işit / dinle: “İnsanların dertlerini biraz deşmeye gör; hemen her türlü şikâyetlerini dile getirirler.” anlamında.

Bir dostluk kaldı: Satıcıların malları azaldığı zaman kullandıkları özendirme sözü.

Bire bir (gelmek): (İlaç için) Kesin ve etkili (olmak).

Bir elin beş parmağı gibi: Birbirinden hiç ayrılmayan; aralarında her hangi bir ayırım gözetilmeyen (kimseler)

Bir eli yağda bir eli balda (olmak) : Zenginlik, bolluk içinde (olmak).

Bire (beş, on, yüz…) vermek : (Buğday, arpa, nohut, fasulye gibi ürünler için) Toprak atılan tohumun belli bir katı kadar ürün vermek.

Bir günden bir güne : Hiçbir zaman.

Bir güzel: Çok iyi, iyice, güzel bir biçimde.

Bir hal olmak : 1. Bir şeyi çok yapmaktan usanmak, bıkmak; fenalık gelmek. 2. Davranışlar, huyu değişmek. 3. Bir kazaya uğramak, ölmek.

Bir hayli: Oldukça çok, epeyce.

Bir hiç uğruna : Amaçsızca, boşu boşuna.

Bir hoş : 1. Tatlı bir hoşluk içinde olan. 2. Garip, yadırgatıcı, tuhaf.

Bir içim su : Çok güzel (kadın, kız).

Bir iğne bir iplik kalmak : Bir üzüntü, hastalık vb. nedeniyle çok zayıflamak.

Bir iki demeden (derken) : Karşısındakine vakit bırakmadan, hiçbir şekilde duraksamadan.

Bir kalemde : Toptan, bir işlemde.

Bir kapıya çıkmak : Hepsi aynı sonuca varmak, aynı anlama gelmek; aynı kapıya çıkmak.

Bir kaşık suda boğmak (birini) : Bir kimseye çok kızmak; kin duymak.

Bir kenara bırakmak (bir şeyi): Orta Önem vermemek, onu dikkate almamak.

Bir kenara çekilmek : İlgisini kesmek; sorumluluk almamak.

Bir kere : Aslında, gerçekte.

Bir kıyamettir gitmek (kopmak): Çok fazla gürültü, patırtı, telaş olmak.

Bir kol çengi: Esprili söz ve davranışlarıyla çevresine neşe saçan kimseler için söylenir.

Bir kofluğa iki karpuz sığdırmak : Aynı zaman içinde iki işi birden yapar durumda olmak.

Bir köroğlu bir ayvaz: Kan kocanın çocuklarının olmadığını, yalnız yaşadıklarını belirtmek için söylenir.

Bir köşeye ayırmak (atmak, koymak) (bir şeyi): Bir şeyi gerektiğin de kullanmak üzere bir yere koymak, biriktirmek, saklamak.

Bir köşeye çekilmek: Etkin görevi bırakmak. (Kars. İnzivaya çekilmek.)

Bir kulağından girip öteki (öbür) (bir) kulağından çıkmak : Söylenilenlere önem vermemek, hiç uymamak, onları dikkate almamak.

Bir lokma bir hırka : Azla yetinmeyi, dervişçe yaşamayı anlatan haya) görüşü.

Bir paralık etmek (birini): Onu utanılacak bir duruma düşürmek, rezil etmek; beş (on) paralık etmek.

Bir paralık olmak : Değersiz, onursuz, kötü duruma gelmek; beş (on) paralık olmak.

Bir pire için yorgan yakmak: Küçük bir zarardan kurtulmak için çok büyük bir zararı göze almak.

Bir punduna getirmek : Bir iş için en uygun durum ve zamanı yoklamak; punduna getirmek.

Bir saati bir saatine uymamak: Tutum ve davranışları sürekli değişmek, tutarsız olmak; saati saatine uymamak.

Bir sıkımlık canı olmak : Kısa boylu, cılız ve güçsüz olmak.

Bir sürü : Çok sayıda, pek çok, birçok.

Bir şeyciği kalmamak: İyileşmek, iyi olmak.

Bir şeye benzememek : İşe yarar, beğenilir ve istenir durumda olmamak.

Bir şeyler (şey) olmak : 1. Huy ve davranışları değişmek. 2. Fenalık gelmek, bayılacak gibi olmak. 3. Herhangi bir kötü durum başından geçmek.

Bir tahtası eksik : Pek akıllı olmayan, delice İşler yapan (kimse); tahtası eksik.

Bir taşla iki kuş vurmak : Bir davranışla, yararlı iki sonuç elde etmek.

Bir tek atmak : Bir kadeh içki içmek.

Bir temiz : Adamakıllı, iyice, güzelce.

Bir tuhaf: Garip, alışılmadık, yadırgatıcı (biçimde).

Bir tuhaf olmak : Üzülmek, yadırgamak, ne yapacağını bilememek.

Bir tuhaflığı olmak: Kendini iyi hissetmemek, rahatsızlığı olduğunu anlamak.

Bir tutmak (görmek) : Aynı derecede görmek, farksız olduğunu kabul etmek, eşit saymak.

Bir türlü : 1. Ne yapıp yapıp; hiçbir biçimde. 2. (Yinelemeli biçimde) Bir eylemin yapılması ile yapılmamasının aynı derecede tedirginlik verici olduğunu belirtir. 3. Bir başka çeşitten.

Bir vakitler (bir vakit) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda; bir zamanlar.

(Biri, bir şey) bir yana, dünya bir yana : Bir kimseye ya da şeye aşırı ölçüde değer verildiği zaman kullanılır.

Bir yastığa baş koymak : (Bir erkek bir kadın) Evli olmak, hayatını evli olarak sürdürmek.

Bir yaşına daha girmek : Şaşılacak yepyeni bir durumla karşılaşmak.

Bir yerde : Belli bir aşamada, belli bir noktada, bir bakıma.

Bir yığın : Birçok, pek çok, çok miktarda.

Bir yolunu bulmak : Amaca ulaştıracak çareyi, fırsatı, imkânı bulmak.

Bir zamanlar (zaman) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda.

Bitkin düşmek : Çok yorulmak ; halsiz düşmek.

Boca etmek (bir şeyi) : Onu birdenbire ters çevirip içindekileri boşaltmak.

Boğaz boğaza gelmek : Kavga etmek; gırtlak gırtlağa gelmek.

Boğazı kurumak :,Çok konuştuğu için su içmek gereksinmesini duymak; damağı kurumak.

Boğazına basmak : Birini bir işi yapması için zorlamak; gırtlağına basmak.

Boğazına dizilmek (boğazından geçmemek) : İştahsızlık vb. nedenlerle yemeğin tadına varamamak.

Boğazına düğümlenmek ; Heyecan, korku, vb. yüzünden söyleyeceklerini söylememek.

Boğazına düşkün : Yemeği ve içmeyi çok seven (kimse); gırtlağına düşkün.

Boğazına kadar borca girmek: Çok borçlanmak ; gırtlağına kadar borca girmek.

Boğazına sarılmak : Kavgaya girişmek, peşini bırakmamak; gırtlağına sarılmak.

Boğazından kesmek: Para arttırmak için yiyeceğinden kısıntı yapmak; gırtlağından kesmek.

Boğaz kavgası: Geçimini sağlamak için uğraşma.

Boğaz tokluğuna (çalışmak) : Sadece karnını doyurma karşılığında (çalışmak).

Boğuntuya gelmek : Aldatılmak, kandırılmak

Boğuntuya getirmek : Şaşırtma yoluyla birisine yüksek fiyatla mal satmak ya da düşünmesine fırsat vermeden bir şeyi kabul ettirmek.

Bohçasını koltuğuna vermek : Kovmak, defetmek, işine son vermek.

Bol keseden: Ölçüsüz olarak.

Bol keseden atmak : Yerine getirilmesi güç vaatler bulunmak.

Bombardıman etmek (birini) : Bir kimseye ağır sözler söylemek.

Borca batmak: Borcu çok olmak. Borca girmek, borçlanmak.

Borç bilmek (bir şeyi): Bir şeyi yapmayı, kendisi için zorunlu bir görev olarak kabul etmek.

Borç bini aşmak (borç gırtlağa çıkmak): Borç, ödemesi güç bir duruma gelmek.

Borç harç : Borçlanarak, borca girerek.

Borçsuz harçsız : Hiç borca girmeden.

Boru mu (bu)? (boru değil) : “Küçümsenecek, önem verilmeyecek şey değil.” anlamında.

Borusunu çalmak (birinin): Çıkar sağlanan kimsenin hoşuna gidecek, düşüncelerine uygun düşecek davranışlarda bulunmak.

Borusu ötmek: Nüfuzu olmak, sözü dinlenmek, sözü geçmek.

Bostan korkuluğu : Görevini yapmayan, etrafına sözünü geçiremeyen kimse.

Boşa çıkmak : Gerçekleşememek, sonuç vermemek; boş çıkmak.

Boşa gitmek: Hiçbir işe yaramadan yok olmak; havaya gitmek.

Boşa koysam dolmaz, doluya koysam almaz: ‘Hiç bir çözüm yolu bulamıyorum.” anlamında.

Boş atıp dolu tutmak (vurmak): 1. Umutsuz gibi görünen bir işten olumlu sonuç almak. 2. Doğruluğuna inanmadan söylenilen sözün doğru çıkması.

Boş bulunmak : Dikkatsiz ve dalgın bir durumda bulunmak.

Boş çıkmak : (Umut edilen şey) Gerçekleşememek; boşa çıkmak.

Boş gezenin boş kalfası: İşsiz güçsüz dolaşan kimse için kullanılır.

Boşta kalmak (boşta gezmek); İşsiz güçsüz kalmak.

Boşu boşuna : Hiç gereği yokken, hiçbir kazanç sağlamadan; boş yere.

Boş vermek (bir şeye, birine) : Ona önem vermemek, aldırmamak.

Boş yere : Boşuna, gereksiz yere; boşu boşuna.

Boyacı küpü değil ki (hemen daldırıp çıkarasın) : “Bu iş o kadar kolay ve çabuk yapılamaz, belli bir emek ve zamana ihtiyacı vardır.” anlamında.
Boy atmak (boya çekmek): (Çocuk, için) Boyu uzamak, boylanmak.

Boy göstermek : Gösteriş olsun diye ortalıkta görünmek.

Boy bos (pos) : İnsanın boy açısından görünümü.

Boylu boslu (poslu): Boyu uzun, gösterişti; yakışıklı (kimse).

Boylu boyunca : Bütün boyu ile, boyu uzunluğunca.

Boynu bükük : 1. Acınacak, zavallı kimse için söylenir. 2. Acınacak, yardım bekler bir durumda.

Boynu eğri: Bir kimsenin İstediğini yerine getirmek durumunda olan, bu isteği borç bilen.

Boynum kıldan ince : “Haksız olduğum anlaşılırsa, verilecek her ceza ya boyun eğeceğim.” anlamında.

Boynunun borcu : Bir kişinin yapmak zorunda olduğu iş.

Boynuz isterken kulaktan olmak : Daha iyi bir şey elde etmek isterken elindekini de yitirmek.

Boy ölçüşmek (biriyle) (bir şeyle) : Yeterliğini,, üstünlüğünü göstermek için onunla yarışmak.

Boyu boyuna, huyu huyuna uymak : Birbiriyle denk, uyumlu olmak.

Boyu (boyu boşu) devrilsin : “Ölsün.” anlamında beddua.

Boyundan büyük işlere karışmak: Başaramayacağı işlere kalkışmak.

Boyunduruk aftına girmek: Başkasının (başka bir devletin) baskı ve buyruğu altında yaşamak.

Boyun eğmek: Güçlü birinin isteğini zorla ya da istemeyerek kabul etmek.

Boyunun ölçüsünü olmak : Giriştiği bir işte başarısızlığa uğrayıp beceriksizliğini ya da yetersizliğini anlamak.

Boy vermek:  1. (İnsan İçin) Suyun derinliğini boyu ile ölçmek. 2. (Bitki için) Gelişmek, uzamak.

Bozguna uğramak (bozgun vermek, bozgun yemek) : Bir karşılaşmada, savaşta yenilip perişan bir duruma düşmek.

Bozuk çalmak: Sinirli, canı sıkkın olduğunu davranışlarıyla göstermek.

Bozuk para gibi harcamak (birini): Bir kimsenin değerini sıfıra indirmek, onu başkalarının yanında küçük düşürmek.

Bozum olmak : Utanacak duruma düşmek

Bozuntuya vermemek : Olup bitenleri anlamamış, görmemiş, söylenenleri duymamış gibi davranmak, durumu İdare etmek.

Böylesine can kurban : “Benzerlerine oranla daha iyi, daha güzel olanlar için her türlü fedakârlığa katlanır.” anlamında.

Bu abdestle çok namaz kılınır: “Küçümsenen bu tutumla, inanışla ya da araçla işler daha çok yürütülür.” anlamında.

Bucak bucak aramak (birini) : Onu her yerde aramak.

Bucak bucak kaçmak (saklanmak) (birinden, bir şeyden): Onunla karşılaşmaktan sakınmak.

Bu gidişle : Bu biçimle, bu tempoyla.

Bu gözle : Bu anlayışla.

Bugünden tezi yok : Hemen şimdi, ilk fırsatta.

Bugüne bugün : Bugünkü ölçülere, değerlendirmelere göre.

Bugünlük yarınlık : Pek yakında olması beklenen şeyler için kullanılır.

Bugün yarın : Bir iki gün içinde.

Bulanık suda balık avlamak: Karışık bir durumdan yararlanıp çıkar sağlamaya bakmak.

Bulantı vermek (bir şey birine) : O şey onu kusacak duruma getirmek, midesini bulandırmak.

Buldukça bunamak: Bulduğuna şükretmemek, daha çoğunu istemek.

Buldumcuk olmak: Eline geçen bir şeyden ötürü fazlaca sevinmek.

Bulunmaz Hint (Bursa) kumaşı mı? : “Az bulunur, çok değerli bir şey ya da kimse değil ya!” anlamında alay yollu söylenir.

Bulup buluşturmak: Ne yapıp yapıp bulmak, büyük bir çaba sonucu sağlamak.

Bulut gibi: 1. (Sinek vb için) Yoğun. 2. Aşırı ölçüde (sarhoş).

Buluttan nem kapmak : En küçük bir şeyden bile alınmak, çok alıngan olmak.

Bundan böyle : Bundan sonra.

Bundan iyisi can sağlığı: “Bundan daha iyisi olamaz.” anlamında.

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu : “Sözleri ve davranışları birbirini tutmuyor.” anlamında.

Bununla birlikte (beraber): 1. Buna bağlı olarak. 2. Şu da var ki, ayrıca.

Burnu bile kanamamak : Büyük bir kazayı herhangi bir yara bere almadan atlatmak.

Burnu büyümek : Kendini büyük biri olarak görmeye başlamak; başkalarını beğenmemek.

Burnu havada (burnu büyük, burnu Kaf dağında): Kibirli, herkese yukarıdan bakan kimse için söylenir.

Burnundan (fitil fitil) gelmek : Elde ettiği güzel bir şey, sonradan olan tatsızlıklar nedeniyle kendisine zehir olmak; ağzından burnundan gelmek.

Burnundan getirmek: Birini bir şeyi yaptığına yapacağına pişman etmek; ağzından burnundan getirmek.

Burnundan kıl aldırmamak: Kendisine hiçbir söz söyletmemek, huysuz ve gururlu olmak, eleştiriye tahammülü olmamak.

Burnundan solumak : Çok öfkelenmek, sinirlenmek.

Burnunda tütmek (bir şey, yer, kimse) : Onu çok özlemek, istemek, aramak; gözünde tütmek.

Burnunu kırmak : Kibirli bir kimseyi güç duruma sokup, artık büyüklenemez duruma getirmek.

Burnunun dikine (doğrusuna) gitmek : Başkalarının öğütlerine kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak.

Burnunun direği kırılmak : Pis koku yüzünden rahatsız olmak

Burnunun direği sızlamak: Çok üzülmek.

Burnunun ucunu görmemek : Sarhoşluk, dalgınlık nedeniyle basacağı yeri görememek.

Burnunu sokmak (bir şeye) : Kendisini ilgilendirmeyen işe karışmak.

Burnu sürtülmek : Zorunlu, yorucu olaylar yaşamak, bunlardan ders almak.

Burnu yere düşse almaz: Kendini beğenmiş, kibirli kimse için söylenir.

Burun buruna gelmek (biriyle, bir şeyle) : Onunla beklenmedik bir anda karşılaşmak

Burun kıvırmak (bir şeye): Onu beğenmemek, küçümsemek.

Bu yakınlarda : Oldukça yakın bir zamanda, bir yerde.

Buyur etmek (birini) : Konuğu “buyurun” diyerek içeri almak ya da sofraya çağırmak.

Buyurun cenaze namazına : “Bir terslik oldu, artık yapılacak bir şey yok.” anlamında.

Buzdolabına koymak (bir şeyi): Bir sorunun çözümünü ileriki bir tarihe bırakmak. (Karş. Askıya almak.)

Buz kesilmek : Üzücü bir olay karşısında donup kalmak.

Buz kesmek: 1. Çok üşümek. 2. Hava çok soğumak.

Buz üstüne yazı yazmak : Süresi ve etkisi pek az olan bir iş yapmak, sözleri etkisiz kalmak.

Bülbül gibi konuşmak (okumak) : Kolaylıkla konuşmak (okumak).

Bülbül gibi söylemek (bir şeyi): Hiçbir şeyi saklamadan, her şeyi söylemek.

Bütün bütüne : Büsbütün, tamamıyla, tamamen.

Büyük görmek (birini, kendini) : Birini ya da kendini yüceltmek, olduğundan üstün tutmak.

Büyük oynamak : 1. Büyük para ile kumar oynamak. 2. Bir işe risklerini, zararlarını göze alarak girişmek.

Büyük (laf, söz) söylemek : Yapıp yapamayacağı belli olmayan bir iş konusunda kesin konuşarak övünmek.

Büyümüş de küçülmüş : Konuşmaları, davranışları büyüklere benzeyen çocuk için söylenir.

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Menü
Giriş