Görünmeyen Meşhurlar

Reklamın iyisi kötüsü olmaz deyip, her türlü şöhrete ulaşmak istenilen zamanın içindesiniz. O yüzden kim iyi kim kötü bilmek de zorlaştı. Adına da “meşhur oldu, şöhret buldu” denilir. Tıklama, beğenme ve abone adetleri ölçü, kıstas kabul edilir.

Her meşhur olan iyi midir ki? Görünmeyen meşhurlar da aramızdadır.

Görünmeden meşhur olunur mu, demeyin. Suali şöyle deveran ettirip baş aşağı sorabilirsiniz. “Meşhur olmadan görünülür mü?” Mesela, kalem yazar, yapar; el, görünmez; ancak yazı, eser meşhur olur.  Evvelki satırlardan anlaşılacağı üzere şöhretim, yani “Şöhret afettir.” denilen şöhret.

Mesela, şu insanoğlunun meşhurluk anlayışı ne tuhaftır:

Riyakar bir şekilde, gösteriş ile amel eden birini bir kere “sofu” diye meşhur ettiler mi, elinde şarap görseler “sudur” diye alemi kandırmaya ve inandırmaya çalışırlar. Herkes de şöhretinden dolayı ona inanmaya başlar. Fakat şöhret insanı bitirir.  Hâlbuki, ahireti afettedir.

Afet olduğum kısmı fazla uzatmaya hacet yok. Asıl, görünmeyen meşhurlardan bahsetmek istiyorum; yerine göre en tehlikelisi veya faydalısı budur. Önce kendi manama bakayım; şöhret “malum, herkesçe bilinen, ün almış, ünlenen” demek. Bu herkesin bildiği avam tabakasından bir mana, gelin size havas tabakasına bağlı manalarımı açayım.

Üç kelime ile kendimi tasnif edeyim. Her üçü de “tanınmış ve ünlü” manalarını havidir.

Meşhur: İyi veya kötü olduğu kastedilmeden kullanılan manam. Tanınmışlığın müspet veya menfi olduğu inceliğini ihtiva etmez. Mesela, meşhur âlim derseniz; itikadı bozuk mu düzgün mü bu anlaşılmaz. Sadece piyasada isim yapmış olabilir.

Ma’hud: Tanınmışlığı menfi yani kötü olarak mevcut demektir. Mesela bir şahs-ı muayyen var; kitaplarında, yazdıklarında, konuştuklarında 9 tane güzel şey söylüyorsa 1 tane zehirli bilgi katıyor araya. 9 değerli güzel bilgiyi, süte damlatılan bir damla zehir misali bozuveriyor. İşte bakıyorsunuz o birileri dini, tarihi bozan zehrini satırların arasına saklamış. Birileri tarafından meşhur edilmiş. İşte aslında buna “meşhur âlim, bilim insanı, uzman, falan filan…” denmez; meşhur edilse de “Ma’hud”dur.

Kısacası yaptığı kötülüklerle, kötülükle meşhurdur. Bak işte, bu meşhurun görünmeyen kısmındadır. Kibri ile ma’hud Firavunlar, inkârı ile ma’hud Ebu Cehiller, nifaklığı ve münafıklığı ile ma’hud Yahudi Abdullah bin Sebe, zulmü ile ma’hud Dakyanus gibiler böyle hep kötülüklerle meşhurlardır. Bu meyanda şöhret, afettir.

Ma’ruf: Tam aksine iyiliği ile meşhurdur. Dersiniz ya “emri bil ma’ruf” işte onun yayılması için uğraşanlar ve o yolda şöhret bulan ve bilinmesi gereken demektir.

Ma’rufun bir ismi de “Dînen iyi kabul edilen ve insan tabiatına hoş gelen şey, iyilik” manasınadır. Bak, bu da meşhurların görünmeyenlerindendir. Ancak iyiliği ile ma’ruftur.

Ma’ruf-ı cihan,  dünyaca meşhur, herkesin iyi bildiği, manasındadır: Ecdâdımızın heybeti, gayreti ma’rûf-ı cihandır. Genellikle âlimler için bu unvan tercih edilirdi.

Sıdkı ile ma’ruf Hazreti Ebubekir, adaleti ile ma’ruf Hazreti Ömer, hayası ile ma’ruf Hazreti Osman, ilmin kapısı olmakla ma’ruf Hazreti Ali (r.anhüm) meşhur olmanın iyi görünen tarafındadırlar.

Meşhur olmaktan ziyade, ma’ruf olmak lazım. İtikatta, fıkıhta tefekkuh etmekte, daha çok ilim talebesi yetiştirmekte ve okutmakta, mukaddes topraklara daha çok umreciye vesile olmakla, insanları helalle buluşturmada kısacası emri bil marufu tebliğ etmekle ma’ruf olmak lazım. İşte bu, iyiliği meşhur yani ma’ruf etmekten başka nedir?

Gelelim neticeye. Her insan şöhret olmayı ister.  İslam’a büyük hizmetler yapıp faydası dokunan; fakat “lâ edri” olan, adı bilinmeyen nice gizli kahramanlar var; belki meşhur değiller, ancak ma’ruf oldukları kesin.

Bazen balta girmemiş ormanların derinliklerinde bazen su değmemiş çöllerde bazen de gün yüzü görmemiş diyarlarda tarih yazdılar, yazıyorlar; ancak sessizce, ünsüzce. Osmanlılarda da öyleydi. Peygamberimizin (s.a.v.) kumandanları da öyleydi. O izden gidenler de öyleydi. Eğer ma’ruf iseniz meşhur olmanıza gerek yok. Sen ma’ruf/iyi ol da varsın meşhur hep başkaları olsun.

Boy boy fotoğraflarla, dopdolu salonlar, sürekli ekranlar ve sosyal medyalarda arz-ı endam etmeye ne hacet; asıl ma’rufların gönlüne girdiyseniz, gönlündeyseniz sizden meşhuru var mıdır her iki âlemde de. Hâmî-i Âmidî’nin beyti ile yazıyı tezyin edelim.

Vermek istersen cihanda nâm mânend-î nigîn

Merkezinde göster istihkâm mânend-î nigîn

Eğer cihanda nam vermek, şöhret kazanmak, yaptıklarınla cihana mühür vurmak istiyorsan; merkezinde durduğun işler ve hareketlerinde, metanetli, kuvvetli, sarsılmaz bir hisar gibi muhkem ve sebatkâr ol!

https://insanvehayat.com/

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Menü
Giriş