Reçel Köpüğü

Bugün çok ağladım.

Annem de ağlamıştı yıllar önce. Öyle ansızın ve öyle içten ağlamıştı ki herkes şaşırıp kalmıştı. Çöküp kaldığı sedir örtüsündeki çiçekler bile hayretle gözlerini anneme dikmişti.

İki sokak ötede oturan bir kadın ölmüş, annem o kadını tanımasa bile ağlamıştı.

“Kadının biri öldü diye neden o kadar ağladı ki?” diye sordum ablama. Gerçi ben de uçurtmam tellere takıldığı zaman onu kurtaran emekli öğretmenin vefat ettiğini öğrenince ağlamıştım. Hatta o gün uçurtmam bile kederlenmiş, kendini yerden yere atmıştı.

“Yoksa bu kadın, süt taşırmadan pişirmenin gizli tarifini mi bulmuş?” diye merakla sormuştum ablama. Annemin canı en çok süt taşınca sıkılır, diğer her şeye bir çözüm bulurdu. Bayatlayan ekmekten köfte, ekşiyen yoğurttan lor, yumuşamış domatesten salça, hatta ona topladığımız papatyalardan bile çay yapardı. Bir tek taşan sütten bir şey yapamaz, son pişmanlık bile fayda verir ama taşmış süt fayda vermezdi.

Ablam kafasını şiddetle sallamış ve işin aslını anlatmıştı. O sadece bir kadın değilmiş. O bir anneymiş. Anne demek yuva demekmiş. Kışın sıcacık çorba, yazın buz gibi limonata demekmiş. Anneler beslenme çantasındaki reçelli ekmek, mavi önlüğün üzerindeki beyaz yakalarmış. Böyle anlatmıştı ablam. Doğruydu. Bizim sınıftaki Kürşat’ın annesi yoktu. Hiç önlüğünde yaka olmazdı o yüzden ve beslenmesini hep kantinden alırdı.

Gün akşama döndü.

Çelik sefer tasları ile dirilerin, yeşil Yasin cüzleri ile göçenlerin gönlü edildi. Tüm bunlar olurken arka bahçede reçel olmayı bekleyen sabırsız çilekleri unutmuştuk.

Yeşilce gülen çilekler, tüm yapraklarını sıyırıp atıvermişti. Koparmaya kıyamadığımız çilekler çoktan çürümüş, salyangozların akşam yemeği olmuştu. Avuç kadar yerde oradan oraya koştum, kendimi kaybetmişçesine. Sanki onlar benim bayram şekerimdi de bayram sabahına kalmadan erimiş, bitmişti. Sanki biri, benim pek iyilerle dolu karnemin üzerine simsiyah bir mürekkep dökmüştü.

Öyle çok ağladım ki.

Ablam kızmıştı. Ablalar kızar. Bizi anlasalar bile kızar. Çünkü ablalar bilir. Küçük kardeşlerinin gözünün içine baktığını, güçlü olmaları gerektiğini bilir.

“Ömrünün sonuna kadar reçel yesen bile bu reçeller bitmez. Hem o zamana çoktan yeni çilekler çıkar demişti.” haklıydı. Beyaz cilalı raflarımızdan reçeller hiç eksik olmazdı. Ama onların reçel köpüğü yoktu. Hani reçel kazanı kaynarken kenarına yapışan köpükler. Hani kazanın kenarında güneş halesi gibi duran isli, gri kabarcıklar. Reçel fokur fokur kaynar, elinizde kaşık, sabırla o köpüklerin, kazanın kenarına istiflenmesini beklersiniz. Sonra onları yakalar sütle karıştırıp ya da dolapta dondurup afiyetle yersiniz. Neyse ki ablamlar, süt kazanında kaymak yakalardı. Tüm reçel kazanları benimdi. Ama şimdi ben ağlıyordum. Sanki dünyada reçel köpüğü bekleyen tüm çocuklar ağlıyordu.

Ağlamaktan içim dışıma çıkmıştı. Kimse susturamamıştı beni. Nihayetinde abim gelmiş  “Biraz daha gözyaşı dökersen vücudunda hiç su kalmayacak, kuruyup kalacaksın.” demişti. İşe yaradı. Abiler bilir. Nasıl diyeceklerini bilmese bile, neyi diyeceklerini çok iyi bilir.

Buruşmuş ellerimle tuttuğum kavanoza bakıyorum. Artık, boyası dökülmüş rafta kalan tek reçel kavanozuna.

Bugün ağladım.

Öyle çok ağladım ki.

Raftaki son reçel kavanozunu aldığım için.

Yerine yenisini koyamadığım için.

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Menü
Giriş